şehr-i kasya

Şehr-i Kasya'nın kapısı...

Kapı bir raf.İçinde parşömenler,kasya tomarları var.Şehir tomarların içinde. Tomarlar arşiv tuşunun akabinde Ocak 2008'de...

紫禁城



Ziyaretçi defterim
Ziyaretçi defterine bir şeyler karalamak için tıklayın


Yorumlarınız ve özellikle site hakkındaki önerileriniz benim için çok önemli! Lütfen onları benden esirgemeyin...(Söz veriyorum elinize yapışmayacak... )



Dilek Taşları

(Bölümler...)



Anne Aşk Hayat Haykırış Huzun Mutluluk Ölüm Ruh Kahraman Uyanış Anne Saklı kent




Müzik kutusu muhteviyatı...

Prospektüsü okumadan kullanmayınız...

A Place For My Head

Nefes

Stuff and Nonsense

Lithium

Yalan

Yağmur

Norra El Norra






Bu site,aşağıdaki sayaç kadar ziyaretçiyi ağırladı.Ama bunların bir çoğu Şehr-i Kasya'yı gör(e)meden gitti. Çünkü o, kapının ardındaydı.Ama ziyaretçi,kapıya baktı "eh işte" dedi ve çekti gitti... "Keşke görebilselerdi"...



track web site traffic




Bakalım bana en son ne demişler...

Ben geldimm :)
...
sorun
slm
blograzzi
Pek resmi bir yorum yazmışım ben :D
...
merhaba
küçük iskenderden bir dize
tebrik ederim






Günün Blogu








linkiboluna ekle!




Add to Technorati Favorites




Bağlantı hazır,sistemler devrede...

13/7/2008
Kategori: Hayat

Karanlık...
Sessizilik...
Peki ya korku?
Hayır sadece şaşkınlık...
Sadece merak...
İlk göz açış anının karakteristiği...

Yine sordum:
-Korku?
-Neyin korkusu?
-Ölümün...
-Ölüm nedir?
-O zaman görünmeyenlerin...
-Peki onlar nelerdir?
-Hiç korkmaz mısın?
-Korku nedir?

Sormak istediği tek bir şey vardı,
Ama cevap zaten verilecekti...
"Nerdeyim?" demek istedi,
Nerde olduğunu er ya da geç öğrenecekti.
Umdum ki nerde olduğunu iyi bilsin,
Umdum ki ona gösterilecek olanı,
Ona verilen tüm yetiyle izlesin...
Umdum umudumun azlığından korkarak...

Ölümü bilmeyen,
Görünmeyenlerin hikayelerini dinlemeyen,
Korkunun ne olduğunu bilmeyen...
Bir minik bedenin ziyaretçisi...

Sustum...
Karanlık ve sessizlik için...
Unutulmak için sustum...
Melektim,saftım,
Işıktandı bedenim ama,
Onu karanlığına bırakıp sustum...
Hüküm böyleydi...
Hikmet benim limitimin ötesindeydi...

Karanlık...
Dinginlik...
İçten içe delirmişçesine bölünen,
Bölündükçe bölünen,
Kimi zaman hiç tanıyamayacağı bir elin
Parmak araları oluşsun diye intihar eden
Minik,minicik robotların
Mükemmelliğin teğetinde inşalarının,
Atom altı parçacıklara ulaşan nidalarının,
Ve bu harikalığı milyarıncı kez izleyen
"Karanlık ışıklar"ın
Kanatlarının uğultusunun ve...
Vücut gurultusunun senfonisinde...
İlk etki geldi...

Beyin denilen bağlantı istasyonundan
İlk sinyal,ilk reaksiyon
Bir tür titreşimdi...
Adına sonraları "ses" denilecekti...
Şimdi dünya ile ilgili ilk bilgi
Arşive çift halinde kaydedildi: "ses" ve "sessizlik"...
Daha "nice" bilecekleri de
Ondan milyarlarca kat "nice" bilemeyecekleri de çiftti...
Ama o,gün gelip en azından,bilmediklerinden bile,
Nice çiftlerin olduğunu öğrenecekti...

Aslında istasyona sinyaller ulaşıyordu,
Ancak hepsi aynıydı,değişmiyordu...
Değişmezlik içinden bilgi edinmek,
İnsanın çözemeyeceği,
Çözüme bir kum tanesi kadar yaklaşsa,
İstasyonu imha ettirecek bir gerçekti.

Sinyallerin değişkenliği arttı gitgide...
Işık geldi,tat geldi,soğuk ve sıcak geldi...
Gelenlerin en iyilerinden en kötüsü:
Acı geldi...
Üstelik "anne" de
O gelene dek acı çekmişti...

Bağlantı istasyonu artık hazırdı,
İşlevseldi...
Bilgi akışı hızlanarak artıyordu...
İstasyonda şartellerin az bir kısmı açıktı...
Kapalı olanların akıbeti,
Nasıl açılacağı ise...
Hani bilinmeyen dedik ya...
O kadim çembere ışık yılı mesafedeydi...
Öğrenilecekti belki...

İstasyonla bir çok veri gönderildi bilinmeyene,
Bir çok veri kaydedildi bilinmeyende.
Keşke hepsi doğru işlenebilselerdi...
Gelen ama nasıl geldiği bilinmeyen bir sinyal de vardı ki
"Zaman" ismi verilmiş bu sinyal girdaplardan daha çetin ve
Aklın sınırlarını çizen tebeşirin izinde,
Bir kadim sihirdi...
İnsanlık bu ilmi hep çözdüm diyecek,
Hiç çözemeyecekti...

Ve geçti...
Düştü saatte kum taneleri birer birer,
Kimi zaman çok yavaş,
Kimi zaman iki göz kırpış mesafesinde...

Ve Adem'in torunu döndü yine başa...
Kapanış sinyalleri geldi,
Sirenler çaldı,sustu birer birer...
Yine bilinmeyenle başbaşa...
Yine...

Karanlık...
Sessizlik...
Peki ya korku?
Evet,hem de çok...
Şaşkınlık,merak ve korku...
Hem de çok...

Ben geldim yine başına,
Sorum da geldi sessizliği bozmadan...
Sormak için de,cevaplamak için de,
Ses gereksizdi artık,
Ses kaldı tüm diğer ayrıntılar gibi,
Acizlikler aleminde...

Soranla sorulan yer değiştirdi:
-Neyin korkusu?
-Ölümün
-Başka?
-Görünmeyenlerin
-Peki çok mu korkarsın?
-Evet,çok korkarım...
-Sen daha önce de burdaydın,korkmazdın...
-Hatırlamıyorum...
-Hatırlıyorsun...
-Hatırlamıyorum...
-Hatırlıyorsun...
...
-Ha.. Hatırlıyorum...
-O zaman... Korkma...
Hala o kadar safsan korkma...
Hala o kadar masumsan korkma...
-Ama değilim...
-Yine de korkma...
Daha doğrusu,doğrusundan kork...
Korkacağın yalnız O'dur aslında...

Karanlık ışıklardan,bizlerden,
Heybetlilerden heybetlisi geldi...
Kapattı tüm şalterleri nefesiyle...
Kopmuştu "büyük kıyamet"
Nasreddin'in asırları aşan deyişiyle...
Dünya dediğin sinyal bulutuydu,
Yok oldu gitti iki şalter hareketiyle...

 

Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder
0 yorum yazilmistir
Önceki Sonraki